AB

Türkiye`nin AB Karnesi ve Yankıları


16 Ekim’de AB Komisyonu ilerleme raporunu açıkladı. Şimdiye kadar açıklanan Raporların onaltıncısı ve 2005 yılından sonraki dönemin dokuzuncu Raporu olan AB İlerleme Raporu Türkiye’nin üyelik tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Açıklamaların Kurban Bayramına denk gelmesi Türkiye tarafından yapılacak yorumların bayram sonrasına ertelenmesine sebebiyet verse de, raporun etkileri Batı medyasında geniş yer buldu. 

AB Genişleme Komiseri Stefan Füle Türkiye raporunun olumlu ama mükemmel olmadığının altını çizdi. AB Üyelik müzakerelerinin sürdürüldüğü 8 ülkeden sadece Türkiye ve İzlanda da piyasa ekonomisinin işlediğini, diğer 6 Balkan ülkelerinin ise ekonomik reformlara hız vermesi gerektiğinin altını çizdi. İzlanda üyelik müzakerelerini tamamen bitirmeyi planlarken Türkiye müzakerelerin daha hızlı ilerlemesinden yana. Özellikle gezi olaylarının ilerleme raporuna negatif yansıması ise eleştirilerin odak noktasını oluşturmakta.
Raporda dikkat çeken övgüler hukuki reformların yapılması ve hükümetin barış sürecini başlatmış olması. Barış müzakerelerinin başlamış olması tarihi bir süreç ve Kürt sorununun çözümü noktasında atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilmekte. Azınlık haklarında ilerleme sağlanması, başörtü sorununun kısmen çözülmüş olması da olumlu gelişmeler olarak görülmekte.

26 Haziran’da yeniden başlaması öngörülen üyelik müzakerelerini özellikle Almanya’nın Gezi olayları sonrasında engellemesi, son üç yıldır çokta ilerleme olmayan görüşmelerin dip yapmasına yol açtı. Son açıklanan rapor ile üyelik müzakerelerinin acilen ve yeniden başlamasını öneren Brükselli yetkililer, yavaşlayan sürecin ne AB’ye, ne de Türkiye’deki gelişmelere olumlu katkı sağlamadığına dikkat çekmekte.
Türkiye’de son yıllarda ilerleme sağlanan demokratikleşme süreci ve hukuki reformlar, insan hakları ve azınlıkların korunması, yolsuzluk ve örgütlü suçlarla mücadelenin etkili sürdürülmesi maalesef Gezi olayları ve süreci ile gölgede bırakılmak istenmekte. Her ne kadar Türkiye olumlu bir AB karnesi almış olsa da, Gezi süreci Türkiye’nin olumlu imajını zedelemiş, Almanya başta olmak üzere diğer AB ülkelerini de sürece müdahil konumuna getirmiştir. Taksim Meydanındaki izinsiz gösterileri neredeyse Arap Baharı sürecinde Ortadoğu ülkelerinin farklı meydanlarında demokrasi talebi ile sokaklara dökülen insanlarla eşit görmüşlerdir.
 

Gelişmiş ülkede izinsiz gösteri ve sonuçları 

 
15 Ekim Salı akşamı Almanya’nın Hamburg kentinde Lampedusa mültecilerinin Almanya’dan sürülmesini protesto etmek amaçlı bin kişilik kalabalık izinsiz gösteri gerçekleştirdi. Polisin izinsiz gösteriyi dağıtırken kitle üzerindeki kontrol kaybedildi ve polis ile göstericiler arasında çatışma yaşandı.
Bu olayın Alman medyasında yansıması Türkiye’deki Gezi olayların yansıtılması ile kıyaslandığında uygulanan çifte standart daha iyi anlaşılmakta. Bin kişilik mülteci haklarını savunmak için toplanmış protestoculara gaz, tazyikli su ve sopalarla karşılık veren polisin bu davranışı hiçte Türkiye’de olduğu gibi eleştiri konusu edilmedi. Çünkü kanunsuz gösteri gelişmiş AB ülkelerinde suçtur, ne pahasına olursa olsun engellenir. Buna Fransa’da Magrebliler ayaklandığında da şahit olduk, başka Avrupa Birliği ülkelerinde de.
Aynı olaylar Türkiye gibi ülkelerde yaşanıyor ise insanların vandallık ve kanunsuzluk yapmasının kolluk güçleri tarafından tolere edilmesi bekleniyor.  Sanırım Türkiye’nin son 10 yılda bir çok alanda kat etmiş olduğu yolu Avrupalılar tam anlayamamakta. Türkiye’den hala 3. Dünya ülkesi refleksleri beklenmekte. Hukukun siyasi erk tarafından enstrümentalize edildiği ve ilkeye değil, kişiye göre uygulandığı sanılmakta.
Türkiye’de reform edilen kanunların uygulamasında eksikliklerin olması doğal. Kanun yapmak ve çıkarmak, kanunların doğru uygulanmasından çok daha kolaydır. Çünkü kanun uygulayıcılarının alışkanlıkları ve bildiği doğruları var. Bir kanunun resmi gazetede yayınlanıp yürürlüğe girmesi bir günde olurken, kanun uygulayıcılarının eğitimi için aylar, hatta yıllar gerekmekte.
 

AB Parlamenterlerinden İlerleme Raporuna tepkiler

 
Özellikle konservatif çevrelerden olumlu olan Rapora tepkiler sürmeye devam ediyor. AB Parlamentosu CDU/CSU Almanya Grup Başkanı Herbert Reul bunlardan biri. ‚Kan akıtılan bir yerde AB Komisyonu olağan gündemine devam edemez‘ diyen Reul, AB’nin Türkiye ile müzakerelerde yeni faslı açmasının Başbakan Erdoğan’a ödül olacağını vurguladı. AB Parlamenteri ve Türkiye Uzmanı olan Renate Sommer (CDU) ise sopalar ile barışçıl ve masum göstericilere saldıran polisleri unutmadıklarını söyleyerek AB’nin bu olaylar sonrası müzakereleri durdurması gerektiğini savundu. 16 Ekim’de yayınlanan ilerleme Raporunun Türkiye’yi yanlış yönlendireceği ise Renate Sommer’nın bir diğer iddiası.
Daha sağ tandanslı ve gelenek olarak Türkiye karşıtı tutum izleyen siyasi parti mensuplarının Türkiye hakkında bu tarz açıklamaları anlaşılır. Ancak kendi ülkelerinde yapılan insan hakları ihlallerini, sağ terörü ve polis şiddetini küçümsemeleri, hatta yok saymaları iyi niyet barındırmamakta. İnsan haklarını başka ülkelerde savunurken, İtalya, İspanya, Yunanistan sahillerinde denize gömülen Afrikalı mültecilerin yaşam hakkı için nefes tüketmemeleri ve sorumlulukları yokmuş gibi davranmaları ise ayrı bir sorun.
 

AB Türkiye İlişkilerinde durağan dönemden çıkış mümkün mü? 

 
Özellikle Arap ayaklanmaları ile başlayan süreçte Türkiye’nin ilkesel olarak Ortadoğu halklarının yanında yer alması ve bölgenin demokratikleşme sürecinin destekçisi olması, Türkiye AB’ye sırtını döndü yorumlarının sıkça yapılmasına sebebiyet vermekte.
Almanya, Fransa, Danimarka, Hollanda ve Avusturya gibi ülke siyasetçilerinin Türkiye karşıtı söylem ve tutumları ve her fırsatta Türkiye’nin AB üyesi olmasının neredeyse imkansız olduğunun vurgulanması hem Türkiye halkını, hem de AB ülkelerindeki toplumların tutumunu negatif etkiledi. Münih Siyasi Araştırmalar Merkezi (CAP) verilerine göre Fransa halkının sadece %19’u üyeliği desteklerken, Almanya’da bu oran %32. Avrupalılar AB’nin prensip olarak genişlemesine %49 oranında  destek verirken, Türkiye-AB üyeliğine olan destek bu orandan daha az.  Avrupalıların %45’i Türkiye’nin AB üyeliğini desteklerken, %45’i karşı ve %10’u tarafsız. Bu oranlara rağmen Almanya’da halkın %62’si Türkiye’nin AB üyeliğini olası görüyor.
Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye’nin üyeliğine olan tutumu hükümetlere göre değişim göstermekte. 1998-2005 yılları arasında Gerhard Schröder hükümeti Türkiye’nin üyeliğini tam desteklerken, Merkel hükümeti ‘Ayrıcalıklı Ortaklık’ önerisi ile Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif model önerisi geliştirdi. Ayrıca aynı dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’da üyeliği desteklerken, halefi Sarkozy tam tersi politika izledi.
Ülkelerin menfaatleri ve ekonomik gelişmeler Türkiye’nin AB üyelik sürecini etkilemeye devam edecek. Türkiye reformlarına devam ettikçe ve ekonomik olarak etkinliğini arttırdıkça AB için önemini arttırarak sürdürecek. Müzakerelerin devam etmesi ve Türkiye’nin yapısal reformlarını sürdürmesi tam üyelikten bağımsız Türkiye’nin gelişimini tetiklemekte.

 

Avrupa’nın derin bir kriz içerisinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye gibi 76 Milyonluk bir ülkenin üyeliği AB tarafından siyasi ve ekonomik olarak kaldırılabilecek gibi gözükmemekte. Üyelik müzakerelerinin daha kaç yıl süreceği meçhul olsa da, Türkiye Avrupa için stratejik ve ekonomik önemli bir ülke ve her iki tarafında birbirinden kolay kolay vazgeçemeyeceği ortada.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.