AB,  Almanya,  Ayrımcılık,  Göç,  Türkiye,  Uncategorized

NSU DAVASI – ALMAN HUKUK DEVLETİNİN UTANÇ GÜNÜ

6 Mayıs 2013`ten bu yana Münih Yüksek Bölge Mahkemesinde görülen, altı hakimin toplam 815 şahit ve bilir kişiyi dinlediği NSU davası beş yılın ardından 11 Temmuz’da son buldu. Baş sanık Beate Zschäpe ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı, cinayet silahını temin eden Wohlleben 10 yıl, yardım ve yataklıktan yargılanan Andre E. iki buçuk yıl, Holger G. ve Carsten S. ise üçer yıl hapis cezası aldı. Duruşma salonunda bulunan onlarca neonazi hakimin kararı açıklaması ile birlikte alkışlayarak sevinç gösterisinde bulundu. Bir tarafta Hamburg G20 Zirvesinde polise şişe attığı için 3.5 yıl hapis cezasına çarptırılan göstericiler, diğer tarafta 10 insanı hunharca katleden NSU terör örgütünün üyesi olmaktan 2.5 yıl ceza alan neonaziler. Kararın açıklandığı gün Alman hukuk devleti açısından utanç günüdür.

Medya tarafından ‚Dönerci-Cinayetleri’ olarak adlandırılan NSU cinayetleri Almanya’da yaşayan Türklerin Alman devletine olan güvenini derinden sarstı. Davanın başlaması adaleti tesis etmek için, Alman kurumlarının, polisin, istihbaratın, siyasetin ve medyanın eline geçmiş bir fırsattı. Bu süreci adalet ve hukuk çerçevesinde yürüterek devlet içerisinde kümelenmiş suç örgütleri ile mücadele edilebilirdi. Tercih edilen bu olmadı, tam aksine deliller devlet eli ile ortadan kaldırırken Türklerin yaşadıkları ve ikinci vatan olarak gördükleri bu ülkeye olan güven yok edildi.

2000 ila 2007 yılları arasında aynı silahla sekizi Türk 10 insanı öldüren, üç bomba saldırısı gerçekleştirerek onlarca insanı yaralayan ve 15 banka soygunu yapan NSU Terör örgütü 2011 yılında, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt ölü bulunduktan sonra deşifre oldu. İki neonazinin intihar ettiği açıklandı ve intihar ettikleri yerdeki tüm deliller imha edildi. Baş sanık Zschäpe Mundlos ve Böhnhardt ile birlikte yaşadıkları evdeki delilleri yok etmek için evi ateşe verdi ve teslim oldu. Ev yandı, katiller intihar etti, ne suç kaldı ne suçlu! Mahkeme baştan kurgulanırken ikisi ölü toplam üç sanık üzerine kurgulandı. Federal Savcı ve Hakim Götzl cinayetlerde istihbarat örgütünün rolünün sorgulanmasının önünü baştan kesti. Aslında sanık olarak yargılanması gereken neonaziler tanık olarak sorgulandı.

Beate Zschäpe davanın sürdüğü sürece sadece 313. duruşma gününde ve dava bitiminde konuştu. Beş yıl boyunca avukatları aracılığı ile ona atfedilen suçları ret etti. Zschäpe’ye, mahkeme salonunda yöneltilen sorulara daha sonra yazılı cevap verme hakkı tanındı. Günler hatta haftalarca üzerinde çalışılan cevaplar avukatları tarafından mahkemeye sunuldu, böylelikle gerçeklerin ortaya çıkartılması neredeyse imkansız kılındı. Cinayetlerin perde arkasını, kurbanların nasıl ve neden seçildiğini, kimler aracı olduğunu ve kimler tarafından korunduklarını, yıllar boyunca Almanya’yı dolaşıp nasıl yakalanmadan cinayet işleyebildiklerini anlatmadı. Susmayı, ret ve inkar etmeyi tercih etti. Ömür boyu hapis cezasının 15 yıl olduğu Almanya’da yargılanan Zschäpe’nin cezası bittikten sonra serbest kalması muhtemel. Bu süre içerisinde isteği üzerine kendini Thüringen eyaletinde hapishaneye aldırabilir, ırkçıların yoğunlukta yaşadığı ve Anayasayı Koruma Teşkilatının şaibeli eylemleri olduğu eyalette sözde hapiste keyifli bir hayat sürebilir. Bu karar sonucu naziler kazandı, Alman hukuk devleti kaybetti!

Zschäpe kendisini dava başladığından bu yana iki Uwe’ye duygusal bağlı olan zavallı bir kadın olarak gösterdi. Mahkeme salonundaki soğukkanlı duruşu ile avukatları aracılığı ile çizdiği profil birbiri ile çelişti. NSU-Üçlüsünün arkasında en az dört destekçinin olduğu karar sonucu kesinleşti. Bunun yanı sıra davada ismen bilinen ve dinlenen 24 şahit var. Bu şahitler dava süreci boyunca maddi yardım ve silah temin etme, katilleri saklama ve para yardımında bulunma gibi NSU-Üçlüsünün ihtiyaçlarını karşıladıklarını itiraf etti. NSU-Üçlüsü olarak adlandırdılan terör örgütünün arkasında mahkeme tarafından ismen bilinen ve dinlenen, cinayetlere yardım ve yataklık etmiş olan en az 28 kişi var.

Yargılanması gereken Alman Devleti

Federal Almanya Cumhuriyetinde toplam 19 istihbarat örgütü var. Bunların üçü federal düzeyde, 16’sı ise eyalet düzeyinde faaliyet yürütüyor. Bu istihbarat kuruluşlarının ‚V-Mann’ yani ‚güvenilir kişi’ olarak adlandırdıkları ve birlikte çalıştıkları kişiler Naziler. İstihbarat örgütleri bu kişilere milyonlarca Avro aktararak ülke genelinde Nazi terör ağının örgütlenmesini ve güçlendirilmesini sağladı. Devlet eliyle oluşturulan ve büyütülen bu yapılar gazete cikarıyor, internet sayfaları kuruyor, sokak gösterileri yapıyor ve büyük konser organizasyonları ile kitlelerini genişletmeye devam ediyor.

Bu örgütlerin ne kadar tehlikeli olduğunu bilen Alman devleti ise Nazi-Liderlerini korumayı tercih ediyor. Nasıl mı? 90’lı yıllarda Neonazi teşkilatını kurmuş ve büyütmüş, kurduğu yapılanmadan daha sonra NSU örgütü ortaya çıkmış biri olan Tino Brandt örneğinde olduğu gibi! Nazi lideri farklı suçlamalardan 36 soruşturma geçiriyor, istihbarat davalara müdahil olup dosyaların takipsizlik kararı ile sonuçlanmasını sağlıyor.

Bir çok çocuğa yapmış olduğu cinsel istismar dolayısıyla tutuklu olan, Alman istihbaratının güvenilir adamı Tino Brandt NSU Araştırma Komisyonuna yapmış olduğu açıklamada NSU-Üçlüsüne Alman istihbaratının bilgisi dahilinde para ulaştırdığını itiraf etti. 1994-2001 yılları arasında Thüringen Anayasayı Koruma Teşkilatı ile haftalık toplantılar yaptığını, bu toplantılar sonrası nakit para aldığını, protesto gösterilerine ve ülke içi seyahatler için yol masraflarıda karşılandığını ekledi. Anayasayı Koruma Teşkilatının finanse ettiği bu yapıdan 10 insani öldüren NSU ortaya çıktı.

Medya ve toplumdaki ırkçılık ve nazizimden konuşmak elbetteki önemli ancak NSU davası gösterdi ki, en büyük sorun Alman devlet aklının ikinci dünya savaşı sonrası nazizim ideolojisinden arındırılmamış olması. İlk cinayetini 2000 yılında işleyen ve 2011 yılına kadar varlığından bihaber olduğumuz NSU terör örgütü 10 yıl boyunca yakalanmadan Almanya çapında cinayetler işleyebilmişse bu ancak katilleri koruyan polis, savcı ve istihbaratçıların varlığı ile açıklanabilir.

 Merkel sözünü tutmadı

Angela Merkel 23 Şubat 2012’de yapılan NSU cinayetleri anma töreninde kürsüye çıktığında ‚size söz veriyorum, cinayetleri aydınlatmak için, yardım ve yataklık yapanları bulmak için elimizden gelen herşeyi yapacağız ve onlara hak ettikleri cezaları vereceğiz. Hukuk devletinin bize sunduğu tüm imkanları kullanarak bu olayların bir daha tekrarlanmamasını sağlayacağız’ demişti. Merkel sözünü tutamadı.

NSU davası şahitlerinden yedi kişi amansız şekilde öldü. İlginç ölüm hikayeleri söyle; Arthur isimli şahit 2009’da intihar etti ve arabası yanmış şekilde bulundu, Florian adlı eski neonazi 2013’de intihar etti, istihbaratın muhbiri olan Richter 2014’de şeker hastalığından öldü, Melissa isimli şahit 2015’de kaza sonucu hastalıktan öldü ve onun eski nişanlısı olan Sascha 2016’da intihar etti, 2015’de şahitlik yapması gerekirken ağır hastalık geçirerek şahitlik yapamayan Lieselotte 2016’da öldü. En son ölüm ise Mayıs 2013’den bu yana yargılanan Zschape’nin yakın arkadaşı ve 90’lardan bu yana neonaziler içerisinde bulunmuş olan 1970 doğumlu Corinna’nın ölümü. Şubat 2017’de ölen Corinna’nın cenazesi yakıldı, otopsi imkansız hale geldi ve ölüm nedeni hala net değil. Bu ölümler tesadüf olarak lanse edilse de Alman istihbaratının NSU cinayetleri ile kirli ilişkisi inkar edilemez bir gerçek.

Halil Yozgat 2006 yılında işlettiği internet cafede silah ile vurulduğunda istihbaratın güvenilir kişisi Andreas Temme internet cafedeydi. Şahit olarak dinlendiği davada silah sesi duymadığını ve cafeden çıkarken tezgahın arkasında yatan Halil Yozgat’ı görmediğini ifade etti. Anayasayı Koruma Teşkilatı Halil Yozgat’ın cinayetiyle ilgili bilgileri barındıran raporla ilgili 120 yıl gizlilik kararı aldı. O raporda yazan her neyse ne kadar önemli olmalı ki altı nesil Almanya’da yaşayan Türkler ve kamuoyu tarafından bilinmesi engellendi. Anayasayı Koruma Teşkilatı Başkanı Heinz Fromm NSU davasında çöpe atılan ve kaybolan dosyaların olduğu ortaya çıkmasıyla 2012’de istifa etmek zorunda kaldı.

Nürnberg Mahkemesi, Ausschwitz Mahkemesi ve Kızıl Ordu Fraksiyonu – RAF Mahkemesi benzeri bir dava olan NSU davası onlarca sorulara cevap bulunamadan son buldu.

Söylemde değişen, eylemde aynı kalan ırkçılık

Alman toplumunda ırkçılık hep vardı. NPD gibi siyasi partiler ve daha çok yer altında faaliyet gösteren Nazi çeteleri ırkçılığın sembolü olarak biliniyor ve varlıklarını sürdürüyordu. Bugün gelinen noktada geniş toplum tabanında kabul görmüş ırkçılıkla karşı karşıyayız. Alman ırkı Türk ırkından daha iyidir demiyor bu ırkçılık, kendi kültürünü, değerlerini, inancını ve yaşam tarzını ‚ötekinden’ daha değerli görüyor. „Leitkultur“ yani ‚öncü kültür’ tartışmaları da tam bu „üstünlük“ düşüncesinin ürünü. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız ‚entegrasyon’ kisvesi altında stratejik ve planlı yürütülen bu dayatmaları asla kabul etmemeli ve Almanya’daki geleceğini güven altına almak istiyorsa tüm dayatmalara karşı mücadele etmeli. Sarrazin’in 1.5 Milyon satan kitabi tamda bu üstün kültür-aşağı kültür tezini savunuyor. Geniş toplum tabanında kabul görmüş ırkçılık günümüz Avrupa toplumlarının en önemli sorunu.

Irkçılığa kurban edilmiş 10 hayat

Enver Şimşek 9 Eylül 2000’de öldürüldüğünde 38 yaşındaydı. Nürnberg’te çiçek sattığı mobil tezgahı önünde sıkılan dokuz kurşundan altısının vücuduna isabet etmesiyle öldü. Katiller yerde yatan Enver Şimşek’in resmini çekip olay yerinden ayrıldı. Enver Şimşek ardında bir kız, bir erkek evladı bıraktı. Seri katiller çektikleri resimleri daha sonra hazırlayacakları ‚Pembe-Kırmızı Panter’ animasyon filminde kullandı.

Abdurrahim Özüdoğru 13 Temmuz 2001’de öldürüldüğünde 49 yaşındaydı. Nürnberg’te Terzi dükkanında sıkılan iki kurşunun kafasına ve boynuna isabet etmesiyle olay yerinde öldü. Katiller resmini çekip olay yerinden ayrıldı. Abdurrahim Özüdoğru ardında bir kız evladı bıraktı.

Süleyman Taşköprü 27 Haziran 2001’de öldürüldüğünde 31 yaşındaydı. Hamburg’ta işlettiği marketinde kafasına sıkılan üç kurşunla öldürüldü. Katiller resmini çekip olay yerinden ayrıldı. Süleyman Taşköprü ardında üç yaşında kız evladını bıraktı.

Habil Kılıç 29 Ağustos 2001’de öldürüldüğünde 38 yaşındaydı. Karısı ile işlettiği marketi vurulmadan birkaç ay önce almıştı. Münih’te marketinde çalışırken kafasına sıkılan iki kurşunla olay yerinde hayatını kaybetti. Ardında bir kız evladı bıraktı.

Mehmet Turgut 25 Şubat 2004’te öldürüldüğünde 25 yaşındaydı. Türkiye’den Almanya’ya kısa süre önce gelmişti. Rostock şehrine arkadaşının dönerci dükkanında çalışırken sıkılan dört kurşunla hayatını kaybetti.

İsmail Yaşar 9 Haziran 2005’te öldürüldüğünde 50 yaşındaydı. Dönerci dükkanında çalışırken beş kurşunun kafasına ve vücuduna isabet etmesiyle olay yerinde hayatını kaybetti. Ardında oğlunu bıraktı.

Theodoros Boulgarides 15 Haziran 2005’te öldürüldüğünde 41 yaşındaydı. Yunan olan Boulgarides Münih’te çalıştırdığı işletmesinde üç kurşunun kafasına isabet etmesiyle olay yerinde hayatını kaybetti. Ardında iki evladını bıraktı.

Mehmet Kubaşık 4 Nisan 2006’da öldürüldüğünde 39 yaşındaydı. Dortmund şehrinde büfe işletiyordu. Ona sıkılan üç kurşundan ikisinin kafasına isabet etmesiyle olay yerinde hayatını kaybetti. Ardında bir kız, iki erkek evladı bıraktı.

Halit Yozgat 6 Nisan 2006’da öldürüldüğünde 21 yaşındaydı. Kassel şehrinde işlettiği internet cafede başına sıkılan iki kurşunla olay yerinde hayatını kaybetti.

Michèle Kiesewetter 25 Nisan 2007’de öldürüldüğünde 22 yaşındaydı. Polis eğitimi için Thüringen’den Baden-Württemberg eyaletine yeni taşınmıştı. Heilbronn şehrinde polis aracında kafasına sıkılan kurşunla olay yerinde öldü. Saldırı anında yanında olan polis arkadaşı ağır yaralı kurtuldu. Seri katiller polislere ait silah, mermi, göz yaşartıcı gaz gibi  buldukları ne varsa alıp olay yerinden uzaklaştı.

https://www.yenisafak.com/hayat/nsu-davasi-almanyanin-utanc-gunu-3384225

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.