Ortadoğu

Müslüman Kardeşler ve Mısır’ın Demokratikleşme Süreci

3 Temmuz askeri darbe sonrası Batı medyasında  Müslüman Kardeşler (İhvan’ül Müslimin) hakkında farklı bilgiler okunmaya başlandı. Uluslararası basının, askeri darbeyi gerçekleştirenlerin ve destekleyenlerin arkasına sığındığı ve radikal akımlarla kıyasladığı bu hareketin felsefi temeli nedir ve Mısır’da milyonlarca insanın desteğini almayı nasıl başarmıştır? Batı’nın Müslüman Kardeşler hareketine yakıştırdığı gerici, radikal islamcı, modernite karşıtı hatta terörist gibi sıfatlar gerçekleri yansıtmakta mıdır? ‚Mısır’ı islamcıların eline bırakmıyalım, askeri darbe Mısır için son fırsat, ileride ülkenin kurtulması daha zor olacak’ tezinin doğruluk payı nedir?

Bu soruların cevabını verebilmek için Müslüman Kardeşler hareketini daha iyi tanımak ve doğru tanımlamak gerekmekte. 

Hasan El-Benna ve İhvan’ül Müslimin’in doğuşu

1928 yılında Mısır’ın İsmailiye kentinde öğretmen olan Hasan El-Benna (1906-1949) tarafından kurulan İhvan’ül Müslimin hareketi, islam dünyasi ve Mısır içerisinde kuruluşundan bu yana etkinliğini ve önemini hiç kaybetmeden sürdürdü. Siyasi ve ekonomik olarak ingilizlerin sömürüsünden kurtulma ve yoksullukla mücadele bu hareketin kuruluş felsefesinin temelini oluşturmakta.

Hareketin doğuş sebebini anlamak için, doğduğu şehrin sosyal ve ekonomik yapısını gözden kaçırmamak lazım. Mısır’ın en büyük ingiliz askeri üssünün bulunduğu İsmailiye kentinde, yabancı şirket Suez Canal Company’de bulunmaktaydı. Kent o dönem adeta sömürgeci sistemin sembolü haline gelmiş, cadde ve cami isimleri dahi yabancı dilde söylenmeye başlanmıştır.

Zengin sömürgeci güçlerin lüks yaşam tarzı ile yoksulluk içerisinde yaşayan yerliler arasındaki ekonomik ve sosyal uçurum, Müslüman Kardeşler hareketinin doğma sebeplerinden birini oluşturdu. Hasan el-Benna kendi ülkesinde ikinci sınıf vatandaş gibi yaşayan Mısır’lıların bu durumdan kurtulmasını istedi. Bağımsızlık, özgürlük ve sosyal adaletin, adil ekonomik paylaşımın olduğu bir yaşantının hayalini kuran Hasan el-Benna, İhvan’ül Müslimin hareketini başlattı.

Mısır gibi diğer Ortadoğu ülkelerinin de sömürgeci güçler ve otokratik rejimler tarafından yönetilmesi, Müslüman Kardeşlerin kısa sürede bölgedeki etkinliğini arttırmasını sağladı. İhvan’ül Müslimin’in ideolojisi kısa sürede tüm Müslüman dünyayı etkilemeyi başardı. Müslümanların Avrupa ve ABD’ye göç etmesiyle birlikte bu hareket Batı’da da taraftar toplamaya devam etti.

İhvan’ül Müslimini anlatan slogan: ‚Çözüm İslam’dır’ 

Hasan el-Benna’nın İsmailiye kentinde başlattığı, 1932 yılında tayinin Kahire’ye çıkmasıyla birlikte daha geniş kitlelere ulaştırdığı hareket, tarihi boyunca farklı mücadeleler atlattı. İhvan’ül Müslimin hareketini oluşturan süreci üç aşamalı gözlemlemek mümkün.

Siyaset, hukuk, ekonomi ve kültür gibi hayatın her alanını kapsayan konularda dış güçlerden bağımsız hareket edip kendi iç dinamikleriyle çözüm üretebilen olmak, İhvan’ül Müslimin’in temel hedefi oldu. Bu hareketi tanımlayan cümle „Çözüm İslam’dır“, İslamı ve Kuran’ı nasıl algıladıklarını göstermekte. Mısır’da her sorunun çözümünü İslam’da gören bu hareket, İslamı araçsallaştırmadan, ideolojilerinin temeline oturtmuştur.

Hasan el-Benna bu hareketi tanımlarken, o döneme kadar Mısır’da gerçekleşen reformist hareketlerin kazanımlarını içerisinde barındıran bir reform hareketi olarak görmüştür. Bu reformist hareket, ideolojik İslam’ın ortaya çıkmasını sağladı. Benna’ya göre İslam ,,inanç ve ibadet; din ve devlet; madde va mana; vatan ve milliyet; kitap ve kılıçtır.[1] 

İhvan’ül Müslimin; Siyasi aktör

Kuruluş aşamasında dini ve milli değerlerini korumak, hayatın her kademesinde islami düşünce ile hareket etmeyi önceleyen, siyasi olarak bağımsızlık, iktisadi olarak adaletli paylaşımı hedefleyen bu hareket daha sonraları, 1940-1950’lerde siyasal hüviyet kazandı. Filistin davasını sahiplenen Hasan el-Benna 1940 yılında el-Nizam el-Hass isimli askeri bir kanat kurdu ve çok sayıda siyasi suikast ve saldırılarla anılmaya başladı.

İngiliz yanlısı Mısır Başbakanı M. Fethi en-Nukraşi’nin bir suikast sonucu öldürülmesi, hükümetin İhvan hareketine olan baskısını doruk noktaya çıkardı. Bu suikastı üstlenen Müslüman Kardeşlerin lideri Hasan el-Benna kısa süre sonra, 1949 yılında yine bir suikast sonucu öldürüldü.

Mısır ile İngiltere’nin arasında şiddetlenen çatışmalarda Müslüman Kardeşler İngiliz karşıtı tutumunu sürdürdü ve 1952 yılında Muhammed Necib önderliğinde Mısır’lı albayların hükümeti devirmesini destekledi.

Muhammed Necib’in kısa süre sonra hükümeti devrettiği Abdül Nasır, İhvan’ül Müslimin üyesi bir grubu, kendisine suikast planladığı gerekçesiyle tutuklattı. Tutuklananlar arasında Seyyid Kutub’da bulunmaktaydı. 15 yıl hapse mahkum olan bu grup, hapishanede çok ağır işkencelere maruz kaldı. 10 yıl sonra serbest bırakılıp, kısa süre sonra tekrar tutuklanan Kutub, 29 Ağustos 1966 tarihinde idam edildi.

Seyyid Kutub’un uzun hapis yıllarında yazdığı eserleri tüm islam dünyasına çok hızlı yayıldı. Cezaevinde geçirdiği yıllarda gördüğü işkenceler sonucu daha da radikalleşen Kutub için ‚Cahiliye’den, yani insanın insana kul olduğu sistemden kurtulmanın yolu, Allah’ın egemenliğini hakim kabul eden toplumu (Dar’ül İslam) kurmaktır. Allah’ın hakimiyetinin egemen olduğu toplumu kurmak ise Seyyid Kutub için cihattır. Kutub’un cihat tanımlamasına kaçınılmaz olduğunda şiddet de girmektedir. 

Geçiş dönemi ve Reorganizasyon

1973 yılında İhavan’ül Müslimin hareketinin lideri ve en yaşlı üyesinin ölümü sonrası, Ömer el-Tilmisani bu görevi üstlendi. Zengin bir ailenin oğlu olan Ömer el-Tilmisani, hukukçu ve uzun yıllardır Wafd parti mensubudur. Hasan el-Benna’nın aksine Mısır toplumunda çok geniş çevresi ve üst düzey ilişkileri olan birisidir.

Ömer el-Tilmisani de bir çokları gibi 1952 yılında tutuklanıp çok ağır işkence gördü. Serbest kaldıktan sonraki yıllarda yaşadıklarının şiddetini gözler önüne sermek için paylaştığı anekdotda, kendisini kurbanlık koyun gibi tavana astıklarını ve saatlerce tavanda asılı kaldığını anlatmakta.[2]

Nasır’ın ölümü sonrası Ekim 1970’de başa geçen Enver Sedat, farklı problemlerle karşı karşıya kaldı. Özellikle 1967 yılında, üçüncü Arap-İsrail savaşı olan ‚,Altı Gün Savaşında’’, Arapların mağlubiyeti, Nasır’ın savunuculuğunu yaptığı Arap Sosyalizmine darbe vurdu.

‚‚Altı Gün Savaşı’’ ilginç bir dönüşüme sebep oldu. Toplumsal bilinç, ideolojik olarak Arap-Nasyonalizminden uzaklaşıp, İdeolojik İslam’a yönelmeye başladı. Enver Sedat bu toplumsal değişimi fark etti ve kendine muhalefet eden Bürokrat ve Siyasilere karşı muhafazakar toplum önderlerini yanına çekme amacıyla tutuklu bulunan ve işkencelere maruz kalan Müslüman Kardeşler mensuplarının serbest bırakılmasını sağladı.[3]

1971 yılında Enver Sedat’ın uyguladığı politika sonucu serbest bırakılanlar arasında Ömer el-Tilmisani de bulunmaktaydı. El-Tilmisani o dönem ideolojilerini sorgulama, gözden geçirme sürecine girdi. Tutuklama, işkence ve yasaklar harekete zarar vermekteydi. Pragmatist yol izleyen Ömer el-Tilmisani, göz önünde bulundurduğu şartlar dolayısıyla, ‚‚İhvan’ül Müslimin’’ hareketini radikalizm ve şiddetten soyutlamaya yöneldi.

Siyasi deneyime sahib olan el-Tilmisani, bu dönüşüm ile Müslüman Kardeşlerin Mısır siyasi sistemine entegrasyonunu sağladı ve hareketi demokrasi fikrine yaklaştırdı. Mısır hükümeti ile Müslüman Kardeşler arasında adeta kooperasyon yürüten el-Tilmisani’nin tutumunu tarihçi Robert Springborg Neo-Müslüman Kardeşler dönemi olarak adlandırmakta.[4]

Hüsnü Mübarek Ekim 1981’de İslami Cihat Örgütü tarafından öldürülen Enver Sedat’ın ardından Başbakan oldu. Siyasi İslam ve muhaliflere karşı toleranslı davranan Mübarek, Müslüman Kardeşlerin seçimlere katılmasının yolunu açtı. 1984 seçimine Vafd Partisiyle ittifak kurarak katılan Müslüman Kardeşler, 1987 seçiminde ise İşçi Partisi ve Liberal Parti ile seçim ittifakı kurdu. Müslüman Kardeşlerin seçimlerdeki başarısından rahatsız olan Mübarek, seçim kanunu değiştirerek, sadece kanunlara göre kurulmuş siyasi partilerin seçime katılmasını sağladı. İleriki dönemlerde Müslüman Kardeşlere karşı tutumunu sertleştiren Mübarek, farklı sebeplerden dolayı Müslüman Kardeşler mensuplarını tutuklattı. 

3 Temmuz Askeri Darbe ve Demokrasi 

İhvan’ül Müslimin hareketi, ilk global islami hareket olarak adlandırılabilir. Bugün Milyonlarca destekçisi olan bu hareketi anlamak, Mısır ve Ortadoğu’nun geleceğine projeksiyon tutabilmenin gereklerinden. İhvan’ül Müslimin, Müslüman dünyanın baş aktörlerinden. Bu hareketi, Batı’ medyasının 3 Temmuz askeri darbeye giden süreçte yaptığı gibi, radikal ve terörist ideolojilerle aynı kategoriye sokmak, Ortadoğu’nun demokratikleşmesine ve değişimine inanmamayı beraberinde getirir.

Mısır’da yapılan darbe sonrası Batı, İslam ile Demokrasi’nin bir arada yaşamasının imkansızlığını daha sesli dile getirir oldu.[5]Iran, Mısır ve Türkiye gibi özünde çok farklı siyasi, sosyal ve ekonomik süreçlerden geçmiş olan ülkeler kıyaslanır oldu.

Mısır’da darbe ile sonuçlanan ve 25 Ocak devriminin kazanımlarını sekteye uğratan sürecin faturasını Müslüman Kardeşlere ve İslam’a kesmek ne kadar doğru? 

Batı’nın stigmatize eden tutumu sorunları doğru analiz etmeyi engellemekte. Muhafazakar müslümanlar ile laik yaşam tarzı sürdüren insanlar üzerinden demokrasi, özgürlük ve adalet gibi evrensel kazanımlarının tartışılması yanlış okumalara sebebiyet vermekte. Muhafazakar olup evrensel değerlere sahip çıkan kesimler olduğu gibi, laik yaşam tarzını savunurken darbeyi savunan, otoriter yönetim şeklini benimseyenler de mevcut.

İslam Dünyası ve Çoğulcu Toplum

Demokrasi ile İslam’ın uyuşup uyuşmadığını sorgulamak, müslüman toplumların demokratikleşmesine katkı sağlamamakta. Müslüman toplumların çoğulcu toplum olup olmadığı  tartışmaları realiteden uzak. Müslüman toplumlar zaten çoğulcudur. Müslüman, Hristiyan, Yahudi, farklı din ve etnisiteye mensub insanlar bir arada yaşamaktadır. İslam coğrafyasında toplumun heterojen yapısı, çoğulculuk ve farklılıkların bir arada yaşama kültürünün kanıtı. Sadece bu heterojen yapı dahi, Ortadoğu’ya demokrasinin yerleşmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermekte. İslam ile demokrasinin uyuşmadığını idda ederek, Ortadoğu halkını despot yöneticilerin eline teslim etmek, Batı’nın savunduğu ve temsil ettiği değerler ile ters düşmekte.

25 Ocak devrimi, Tahrir meydanında Hüsnü Mübarek karşıtı tüm kesimlerin birleşmesi sonucu oldu. Mübarek sonrası dönem gösterdi ki, Tahrir meydanında toplananların farklı siyasi beklentileri mevcut. 

Mısır’ın yakın tarihteki siyasi süreci, toplumun farklı kesimlerinin birbirlerine olan güvenini kaybetmesine yol açtı. Bu süreçte geniş toplum kesimlerinde organize olmayı başaran İhvan, oluşan güvensizlik ortamından istifade ederek çıktı. Muhammed Mursi, 24 Haziran 2012 tarihinde gerçekleşen ilk demokratik cumhurbaşkanı seçiminde  %52 oy oranıyla Mısır tarihinin demokratik seçimle belirlenen ilk Cumhurbaşkanı oldu ve böylelikle İhvan’ül Müslimin 85 yıllık tarihinde en yüksek siyasi makamı doldurmuş oldu. Mursi’nin rakibi ve Mübarek rejiminin temsilcisi olan Ahmet Şefik ise oyların %48’ini aldı. Mursi ve Müslüman Kardeşlere muhalif kesimlerin, 25 Ocak devrimini İhvan’a mal etmek istemeyişi, darbeye giden süreci hızlandırdı.

Tahrir ve Adeviye Meydanı 

Birinci Tahrir meydanı ile ikinci Tahrir meydanının demokrasi talebi, farklılık göstermekte. 25 Ocak devriminde Mübarek gibi despot bir lider devrilirken, 3 Temmuz askeri darbesinde Mısır tarihinde ilk defa demokratik ve şeffaf seçimle gelen Cumhurbaşkanı devrildi.

Bu süreç, “Arap Baharı’nın“ sembolü olan Tahrir meydanına karşı, demokrasi sembolüne dönüşen Adeviye meydanını üretti. Milyonlarca Mursi destekcisinin şiddetten uzak darbeyi protesto edip, demokrasiye sahip çıkması, ezberleri bozdu. Adeviye meydanından yükselen ve Mursi’nin tekrar görevinin başına dönme talebinin gerçekleşmesi zor görünmekte. Zira Mursi’nin tekrar Cumhurbaşkanı olma ihtimali zayıf bir olasılık.

Mısır istihbaratı darbeden çok önce Mursi ile ilişkiyi kesip, bilgi akışını durdurdu. Yargının Mursi’ye karşı tutumu zaten bilinmekteydi ve Mübarek yanlısı bürokrasi ile ilişkileri de iyi değildi. Tüm bu bileşenler, askeri darbeyi ve Mursi’nin devrilme sürecini hızlandırdı.

Mısır’in demokrasiye sahip çıkma sürecinde Müslüman Kardeşlerin rolü tartışılmaz. Adeviye meydanının taleplerine siyaset tarafından çözüm üretilemezse, Mısır’ın toplumsal huzuru tehlikeye atılmış olur. Ülkenin iç savaşa doğru yol alması, en kötü senaryolardan birini oluşturmakta. 

Demokrasi kültürünün benimsenmesi ve gelişmesi zaman isteyen bir süreç. Mısır’da darbe ve engellemelere rağmen, demokrasi yolculuğunun devam etmesi kaçınılmaz. Toplumların verilen mücadeleler sonucu elde ettikleri haklardan vazgeçmesi, orta ve uzun vadede mümkün gözükmemekte.




[1] Bkz. Murtaza, S. Muhammad (2011), Sayfa 38-39.
[2] Bkz. Dietl, Wilhelm (1983), Sayfa 88-89.
[3] Bkz. Krämer, Gudrun (1999), Sayfa 227.
[4] Bkz. Springborg, Robert (1986), Sayfa 236.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.