AB,  Almanya,  Ayrımcılık,  Göç,  Mülteci

KÜLLERİNDEN DOĞAN IRKÇILIK

KAYNAK: GERÇEK HAYAT | 3 – 9 EYLÜL 2018 BASKISI | ASİYE BİLGİN

Geçen hafta sonu Almanya’nın Saksonya eyaletinde ırkçıların hakimiyetinde bölgelerin oluştuğuna ve polisin kamu güvenliğini sağlamada aciz kaldığına şahit olduk. Almanya’nın doğu illerinden Chemnitz’de 35 yaşında bir Almanın Iraklı ve  Suriyeli iki genç tarafından bıçaklanarak öldürülmesinden sadece birkaç saat sonra organize olan bine yakın ırkçı sokaklara döküldü. Irkçı sloganlar atarak, Hitler dönemi marşları okuyarak göçmenlere karşı kin ve nefret gösterisinde bulundular. Cinayetten bir gün sonra ırkçılar altı bin kişiyle tekrar sokağa çıktı, gördükleri göçmenleri sokakta kovaladı, yakaladıklarını darp etti, en ağır hakaretlerde bulundular. Saldırılarda en az yirmi göçmen yaralandı. Irkçıları protesto etmek için sokağa çıkan 1500 kadar Alman ve göçmen göstericinin ise güvenliği polis tarafından sağlanamadı. Polis ırkçıların saldırılarını izlemekle yetindi.

HİTLER IDEOLOJISINI SAVUNANLARA ‘ENDİŞELI VATANDAŞ’ TANIMI

Almanya’nın muhafazakar-liberal çizgide yayın yapan FAZ gazetesinin kurucusu Paul Sethe 1965’de ‘Basın özgürlüğü 200 zenginin fikirlerini yayma özgürlüğüdür’ demişti. 60’lı yıllarda basını elinde bulunduran 200 zengin varken, globalleşen dünyada bu sayı belki onda birine düştü. Kartelleşen ve gücü kendinde toplayan medya kurumları kısıtlı görüşlerin dayatmasını basın özgürlüğü olarak pazarlıyor. Toplumun geneli için sorumluluk taşımaktansa kendi çıkarları doğrultusunda algı oluşturuyor. Kamuoyu oluşturanların düşüncelerinin dogmalaştığı bir sürece şahitlik etmekteyiz.

Almanya’da yabancı düşmanlığını büyüten, toplumdaki İslam düşmanlığını derinleştiren, AfD gibi ırkçı bir partinin 94 milletvekili ile federal parlamentoda temsil edilmesine katkı sunan, göçmenlerin işlediği suçları manşetten verirken, ırkçı saldırıları görmezden gelerek algı oluşturan, NSU cinayetlerini ‘dönerci cinayeti’ olarak vererek sulandıran medya gerçeği ile karşı karşıyayız. Bugünlerde Chemnitz’de yaşananlar uzun yıllardır devam ettirilen İslam karşıtlığının toplumsal kabul görmesinin sokağa yansıyan sonucudur.

90’lı yılların Almanya’sı bugünkü tartışmalara benzer bir süreçten geçiyordu. O yıllarda artan iltica başvuruları kamuoyunda sert tartışmaların fitilini ateşlemişti. Siyaset ve medya mülteci dalgasının önüne geçilmesi gerektiği yönünde hemfikirdi. Neonazi gruplar Türklere ve diğer yabancılara açıktan saldırıyor, neredeyse her gün birçok ırkçı saldırı gündemi meşgul ediyordu. 1991 yılında Hoyerswerda kentinde birçok mülteci evine –ki bunlar mültecilerin yaşadıkları yurtlar/barınaklardı – saldırı gerçekleşti. Neonaziler 220 mültecinin yaşadığı eve molotof kokteyli, cam şişe, demir bilyelerle saldırıyordu. O olaylarda 32 insan yaralanmış, sokak olaylarının önüne geçemeyen polis ve siyasiler çareyi mültecileri başka şehirlere yerleştirmekte bulmuştu.

Bu olaylardan sadece bir ay sonra üç Neonazi Hünxe kentinde bir mülteci evini kundaklamış, çıkan yangında iki Lübnanlı çocuk ağır yaralanmıştı. Nazi zihniyeti toplumda canlıydı, siyaset önlem alamıyor, medya adeta ateşe körükle gidiyordu. Ağustos 1992’de Rostock kenti yeni olaylara şahitlik edecekti. Yüzlerce Neonazi kamuoyunun ve siyasetin duyarsızlığından aldığı güçle kentteki mülteci evine saldırdı. Tam beş gün boyunca en az yüz Vietnamlı‘nın yaşadığı mülteci evi molotof kokteylli, taşlı sopalı saldırılara maruz kaldı. Yüzlerce Neonazi sardırdıkları evi ateşe verirken kent sakinleri de onları alkışlıyordu. Alman toplumu için utanç verici sahneler… Tam kabus bitti derken bu olaydan sadece üç ay sonra Mölln kentinde bir Türk ailenin evi kundaklandı, üç vatandaşımız yanarak can verdi. Mölln faciasından 6 ay sonra ise Solingen’de kundaklanan Genç ailesinin evinde beş vatandaşımızı daha ırkçılara kurban verdik.

Türk mahallelerinde evlerin kundaklanmasını engellemek, can ve mal kaybının önüne geçmek için vatandaşlarımızın geceleri nöbet tuttuğu günler artık geride kaldı sanılırken 2000’li yıllarda Türk esnafların infaz edilme haberleri ile yeniden hafıza tazelenmeye başladı. 2000 ila 2007 yılları arasında aynı silahla sekizi Türk 10 insanı öldüren, üç bomba saldırısı gerçekleştirerek onlarca insanı yaralayan ve 15 banka soygunu yapan NSU Terör örgütünün varlığı ilk cinayetten on bir yıl sonra polis ve istihbarat tarafından ortaya çıkartılabildi. İkinci Dünya Savaşında dünya tarihinin en büyük soykırımının gerçekleştirildiği yer olan Almanya’da ırkçı ideolojinin özellikle silahlı kuvvetlerde, istihbarat ve poliste, içişleri bakanlığına bağlı kurumlarda azımsanmayacak düzeyde varlık sürdürdüğü artık bilinen vaka.

POLİS VE İSTİHBARAT IRKÇILARA ALAN AÇIYOR

Üçü federal, 16’sı eyalet düzeyinde toplam 19 istihbarat örgütü olan bir ülkede, NSU gibi bir örgütün yakalanmadan onca ağır suç işleyebilmesi, devlet içerisinde ırkçı kümelenmeler olmadan imkansız. Nitekim Mayıs 2013’de başlayan ve bu yılın Temmuz ayında sonuçlanan NSU davası istihbarat örgütü ile ırkçılar arasındaki işbirliğini gözler önüne serdi. Irkçı liderlerden biri olan ve Alman istihbaratına çalışan Tino Brandt NSU Araştırma Komisyonuna yapmış olduğu açıklamada NSU örgütüne Alman istihbaratının bilgisi dahilinde para ulaştırdığını itiraf etti. 1994-2001 yılları arasında Thüringen Anayasayı Koruma Teşkilatı ile haftalık toplantılar yaptığını, bu toplantılar sonrası nakit para aldığını, protesto gösterilerine ve ülke içi seyahatler için yol masraflarının da karşılandığını ekledi. Anayasayı Koruma Teşkilatının finanse ettiği bu yapıdan 10 insanı öldüren NSU ortaya çıktı.

Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı Başkanı Hans-Georg Maassen’in ırkçı parti AfD’nin eski lideri Frauke Petry ve şimdiki lideri Gauland ile birçok kez bir araya gelip partinin istihbarat tarafından izlenmemesi için neler yapmaları gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunduğu gündem oluşturan bir başka skandal. AfD’nin liderlerinden Gauland eski Hristiyan Demokrat Partili. Birçok insan bu ırkçılar neredeydi ve nasıl birden ortaya çıktığını sorabilir.

2014 yılından bu yana PEGİDA adı altında Almanya çapında organize edilen İslam ve göçmen karşıtı protestolar ile ırkçılar görünür olmayı tercih etti. Almanya’nın ırkçılık problemi dışlanmış, sosyal seviyesi düşük grupların sorunu değil. Tam aksine ülkenin entelijansiyasını, siyasetçilerini, gazeteci ve yazarlarını etki alanına alan, görünürlüğünü yeni elde etmiş ve büyüme trendi gösteren siyasi bir ideoloji. İstatistiklere bakıldığında Almanya’nın çok az göçmen yaşadığı doğu illerinde İslam ve göçmen düşmanlığının daha fazla olduğu müşahede ediliyor. Chemnitz doğumlu olan AfD’nin lideri Alexander Gauland sadece bir yıl önce ‘onları kovalayacağız, vatanımızı ve halkımızı geri kazanacağız’ demişti. Çok değil, sadece bir yıl sonra Chemnitz’de olanlar, AfD liderinin sözünün gerçekleştiğinin kanıtı.

IRKÇILIK ALMANYA’NIN İMAJINA AĞIR DARBE VURUYOR

Merkel hükümetinin oy kaybetme endişesiyle çekinceli kalması, İçişleri Bakanı Seehofer’in AfD’li gibi davranması Almanya’da göçmenlerin şartlarının zorlaşmasına yol açıyor. Bu yılın ilk altı ayında 627 mülteciye fiziki saldırı gerçekleştirildi, 77 mülteci evine yapılan saldırıda ise 120 mülteci yaralandı. 2017 yılında mültecilere yapılan saldırı sayısı 2200, 2016’da ise 3600’dü. Mültecilere yapılan saldırılarda azalma olsa da genel göçmenlere ve Müslümanlara karşı ırkçılıkta artış var. Tutulan istatistiklerin gerçeği kısmen yansıttığı konusunda kamuoyu hem fikir, çünkü birçok saldırı İslam veya yabancı düşmanı saldırı olarak istatistiklere bilinçli geçirilmiyor.

Almanya dünyadaki olumlu imajı için oldukça kaygılanan bir ülke. Mesut Özil’in ırkçılık gerekçesiyle Alman Milli takımından istifasından kısa süre sonra dünya medyasına yansıyan Chemnitz olayları Almanya’yı zor durumda bırakıyor. Irkçılık olaylarına her ne kadar mülteci akımı gerekçe gösterilse de, Almanya geçmişten bu yana yabancı düşmanlığı olan bir ülke. 1930 ve 40’lı yıllarda Almanya’nın gelişimini ve refahını engelleyenlerin Yahudiler olduğunu iddia edenler 80’lerden sonra Türkleri, 2000’den sonra ise Müslümanların tamamını Almanya için engel görüyor. Nefrete konu edilen azınlık gruplar değişse de, nefretin baki kaldığını müşahede etmekteyiz. Ortadoğu ve Afrika’da siyasi ve ekonomik istikrarsızlık devam ettiği sürece Avrupa Birliği’ne, en çok da Almanya’ya göç kaçınılmaz şekilde devam edecektir.

‘Dünyanın cephaneliği’ olarak da ifade edilen Almanya silah ihracatında dünya üçüncüsü. Hafif silah ihracatında dünya ikincisi. İhraç edilen silahların yüzde 60’ı kriz bölgelerine gidiyor. Silah ihracatındaki payını arttırmaya devam eden Almanya’nın, mülteci ithal etmeye devam etmesi kaçınılmaz bir gerçek. Siyasetçiler toplumu mültecilere karşı kışkırtıp oy devşirme çabasına girme yerine toplumuna bu denklemi anlatsa, mülteci akımına yol açan sorunların çözümüne ve ırkçılıkla mücadeleye gerçekçi katkı sağlamış olacak.

* Orijinal Dergi Baskısı için tikla (PDF Dosyası)

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.