Foto: Flickr

AB,  Almanya,  Ayrımcılık,  Göç

Irkçı terör Türkleri tehdit ediyor

Almanya’nın Hanau şehrinde 19 Şubat gece 22’de iki nargile kafeye silahlı saldırı düzenlendi. Irkçı terör saldırısında 5 Türkiye kökenli, Bosnalı, Bulgar, Rumen ve Afgan toplam 9 kişi hayatını kaybetti. Son yıllarda Almanya’nın siyasi gündemini etkisi altına alan AfD’nin yükselişini, toplumda artan İslam düşmanlığı ve ırkçılığı görmezden gelip her fırsatta sözde İslami terörizm tehlikesi uyarısında bulunanlar için 43 yaşındaki Tobias Rathjen’nin gerçekleştirdiği saldırı sarsıcı oldu. Evinde annesini öldürdükten sonra intihar ettiği sanılan Tobias R. ardında 24 sayfalık mektup, ırkçı ve İslam düşmanı ideolojisini yaygınlaştırdığı web sitesinde manifesto niteliğinde video kayıdı bıraktı.

24 SAYFALIK NEFRET MEKTUBU

Hanau’da gerçekleştirilen terör saldırısı Almanya yakın tarihinde tek seferde en fazla insanın öldürüldüğü ırkçı ve İslam düşmanı eylem olarak tarihe geçti. Tobias R., 22 Temmuz 2011’de Norveç’te 77 kişiyi öldüren Breivik, 15 Mart 2019’da Yeni Zelanda Christchurch’de 51 kişiyi öldüren Brenton T. benzeri strateji izleyerek eylemlerini uzun süre hazırladı, nefret tezlerini kendince temellendirdi ve manifesto niteliğinde videolar yayınladı.

Kaleme alınan 24 sayfalık mektup incelendiğinde saldırganın çok genç yaşlarından itibaren yabancı düşmanı ideolojiye sahip olduğu görülüyor. Mektupta dikkat çeken dört husus; özel hayatına dair bazı ayrıntıları yazması (çocukluk, gençlik ve kadınlar ile olan ilişkisi), ‘adı bilinmeyen bir istihbarat örgütü tarafından izleniyor’ iddiasını detaylandırması, ABD ve Trump ile kurduğu ideolojik yakınlık ve her kötülüğün kaynağı olarak yabancıları ve Müslümanları görmesi.

1999 yılına özel anlam atfeden terörist 24 sayfalık mektubun 5. sayfasında, 22 yaşındayken meslek eğitimi aldığı bankadaki iş arkadaşı ile arasında geçen diyaloğu aktarırken Türk, Fas, Lübnan ve Kürtlere karşı hissettiği nefreti dile getiriyor ve bu ‘halkların kriminal’ olduğunu söylüyor. Metnin geri kalanında Türkleri birkaç kez anan teröristin yabancılardan bahsederken özellikle Müslüman ülke halklarından bahsetmesi dikkat çekici. Almanya’da Yunan, Polan, Bulgar veya Rus gibi on binlerce göçmen yaşıyor. Belli ki teröristin yabancı düşmanlığının başat unsuru İslam düşmanlığı. Terörist, Almanya’nın merkezinde yaşayan ve aşağı ırk olarak gördüğü halkların kültürünü ve kendilerini Almanya’dan sürmenin artık imkansız olduğunu, ancak onları yok etmenin fayda getireceğini ifade ediyor. Tamamıyla yok edilmesi gereken ülkeleri şöyle sıralıyor: Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, İsrail, Suriye, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Türkiye, Irak, İran, Kazakistan, Türkmenistan, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Vietnam, Laos, Kamboçya ve Filipinler. Irkçı terörist Alman vatandaşı olan göçmenlerin durumunu da açıklamadan geçmiyor. ‘Alman vatandaşı olan herkesin safkan Alman ve değerli olduğunu söyleyemem. Almanya nüfusunun yarılanmasını da düşünebilirim. Düşündüklerimi gerçekleştiren bir düğme olsaydı hiç tereddütsüz o düğmeye basardım’ diye de ekliyor. Bu radikal düşüncelerin kaynağı teröristin özel anlam yüklediği 90’lı yıllarda saklı. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği o yıllarda Almanya’nın gündemini yine kin ve nefret belirliyordu.

90’LI YILLARIN İKLİMİNDE ZEHİRLENEN TOPLUM

90’lı yıllar Almanya’sının içinden geçtiği siyasi ve toplumsal süreci bilmek günümüz Almanya’sını anlamak için önemli. AfD partisi ile normalleşen Nazi söylemleri 90’lı yılların siyaset ve medya dilini de ele geçirmiş, göçmen gruplar üzerinden provokasyon yarışına girilmişti. 1990’da doğu ve batı Almanya’nın birleşmesi ile toplumsal şiddet olaylarında ve yabancı düşmanlığında artış hızlanmış, 1990 ile 1993 arasında resmi verilere göre 58 kişi ırkçı terörün kurbanı olmuştu. 24 Kasım 1990’da barbarca dövülerek yere yatırılan, ardından başının üzerine zıplayarak öldürülen Angolalı Amadeu Antonio Kiowa birleşim sonrası öldürülen ilk yabancı. Eylül 1991’de Saksonya Hoyerswerda’da 500 Nazi mülteci evlerini basmış, Alman komşularının alkışları ile mültecileri şehir dışına kaçırmışlardı. Bu eylemin ardından ‘Almanya’nın 1945 sonrası ilk ‘yabancısız şehri’ diye kutlamalar yapılmıştı. Yaklaşık bir yıl sonra, Ağustos 1992’de Rostock-Lichtenhagen’de yüzlerce Nazi neredeyse 3 bin destekçi Alman izleyici eşliğinde mülteci evlerini günlerce kuşatmış ve ardından ateşe vermişti. 23 Kasım 1992’de Türklerin yaşadığı iki ev ateşe verilmiş, 3 vatandaşımız yanarak can vermişti.

Alman siyasetçiler o dönemin zehirli siyasi ikliminde Nazilerin taleplerine kulak vermiş, Hristiyan Birlik Partisi, Sosyal Demokratlar ve Liberaller ele ele vermiş, eylemleri yanlış mülteci politikalarına bağlayarak iltica yasasını yeniden düzenlemişti. 26 Mayıs 1993’de sertleştirilen yeni iltica yasası Bundestag’dan geçmiş, sadece 3 gün sonra 29 Mayıs 1993’de Solingen’de Türklerin yaşadığı ev ateşe verilerek beş vatandaşımız yanarak can vermişti. O günlerde Naziler mültecileri bahane ederek sokakları terörize ederken mülteci olmayan, on yıllardır Almanya’da yaşayan ve çalışan Türkleri öldürüyordu. Bugün de aynı şeyi yaşıyoruz. AfD sözde Merkel’in mülteci politikasını eleştirerek oylarını arttırırken yabancı ve İslam düşmanlığı Alman vatandaşı olan Türklerin canını alıyor. Şansölye Merkel’in Hanau saldırısı sonrası açıklamasında dediği gibi ‘Irkçılık bir zehir, nefret bir zehir ve bu zehir Alman toplumunda var’. Barbarca işlenen bir çok suçun başlıca sorumlusu Almanya’nın bünyesinden atamadığı bu zehir.

POLİS VE İSTİHBARAT İÇİNDEKİ NAZİLER

Almanya’da yaşayan göçmenler, özellikle de Türkler 2000 ile 2007 yılları arasında 8 Türk, bir Yunan ve bir Almanı öldüren NSU terör örgütünün 13 yıl gizli kalabilmesinin ardından Alman istihbarat ve polis teşkilatı içerisindeki Nazi yapılanmasından şüphe etmez oldu. NSU cinayetlerinin aydınlatılması ve dava süreci o kadar büyük skandalların yaşandığı bir süreç ki, bu konu tek başına ele alınarak incelenmeli. Hanau teröristi 24 sayfalık mektupta yazdıkları ile polis ve istihbaratın kabarık sabıka dosyasına yeni bir skandalı ekliyor. Tobias R. ilk defa 2002’de polise giderek ‘yabancı istihbarat tarafından izlendiğini’ ifade ettiğini ve suç duyurusunda bulunduğunu, ardından 2004’de ve son olarak 2019’da yeniden suç duyurusunda bulunduğunu ifade ediyor. Saldırıdan sonra basın toplantısı yapan Hessen İçişleri Bakanı teröristin polis ve eyalet istihbarat teşkilatı tarafından tanınmadığını açıklamıştı. 21 Şubat’ta açıklama yapan Federal Başsavcılık teröristin bıraktığı 24 sayfalık mektubun kısa bir versiyonu ile 6 Kasım 2019’da suç duyurusunda bulunduğunu kabul etti. Son derece ırkçı ifadelerin yer aldığı mektup sonrası silah bulundurma ruhsatı ve iki silahı olan Tobias R. ile ilgili neden hiçbir sürecin başlatılmadığı kamuoyu tarafından sorgulanıyor. Bu duyarsızlık, Alman polisi ve istihbaratının ‘sağ gözünün kör olduğu’ gerçeğini kanıtlıyor.

Hanau saldırısından sadece bir hafta önce Alman polisi ‘Teutonico’ adlı ırkçı çete üyelerine baskın düzenlemiş ve 12 kişiyi tutuklamıştı. Tutuklananlar arasında KRV-polisinde çalışan bir memurun da olması ilgi çekici. Çökertilen çetenin planı ‘komando birlikleri’ oluşturarak Almanya’nın 10 eyaletinde camilere silahlı saldırı düzenleyerek Christchurch benzeri katliam gerçekleştirmekti. Almanya’da yaşayan Müslüman toplum 12 kişinin tutuklanması ile tehlikenin ortadan kalkmadığını çok iyi biliyor. Camilerin de sinagoglar gibi polis tarafından korunması talebi ısrarcı şekilde dile getirilir oldu.

BUZ DAĞININ GÖRÜNEN KISMI

Irkçı ve İslam düşmanı saldırılar ile ilgili istatistiklerin gerçeği yansıtmadığı bilinen gerçek. Birçok ırkçı ve İslam düşmanı suç istatistiklere geçmiyor. Böylelikle rakamlar aşağıda tutuluyor. Buna rağmen son yıllarda açıklanan veriler son derece rahatsız edici ve ırkçılık zehrinin hangi hızla yayıldığını gösteriyor.

Alman merkez siyaseti akıl tutulması yaşıyor. Artan ırkçılık ve İslam düşmanlığı karşısında adeta felç durumu hakim. Çaresiz ve aciz bir görüntü ortaya koyuyor. Eleştiriler sözden eyleme geçemiyor. NSU sürecinden ders çıkardık deniyor ancak ortada bu söylemi destekleyen emareler yok. Irkçılar bu acziyetin bilincinde. Müslüman veya göçmen öldürüldüğünde ciddi hiçbir yaptırımı olmayacağını, iki gün yastan sonra hayat normale döneceğini ve medyanın desteği ile toplum zehirlenmeye devam edeceğini biliyor.

Öncü kültür tartışmaları, başörtü yasağı, Müslümanların inanç özgürlüklerini kısıtlayan uygulamalar tartışılmaya devam edecek. Her iki günde bir camilere yapılan saldırılar ana haber bültenlerinde yer bulmayacak. Müslümanlara karşı yapılan saldırıların ana akım medyada kısa süreliğine yer bulması için Hanau’da olduğu gibi öldürülmesi mi gerekiyor? Üzülerek ifade etmem gerekir ki evet! Hanau’un son olmasını diliyoruz ancak yakın tarihten edindiğimiz tecrübe bize bu ülkede neredeyse her 10 yılda bir ırkçı katliamların yaşandığını gösteriyor.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.