Foto: Screenshot / www.yenisafak.com

AB

Avrupa’nın yeni rengi Muhafazakâr-Yeşil mi?

33 yaşındaki Sebastian Kurz’un kurduğu ÖVP-Yeşiller hükümeti, 100 gün süren müzakerelerin ardından yemin ederek göreve başladı. Avrupa Birliği içerisinde ilk defa muhafazakâr-yeşil bir hükümetin kurulması, dikkatlerin Avusturya’ya çevrilmesine yol açtı. Siyasi bir deney olarak görülen bu koalisyon modeli başarılı olursa, diğer Avrupa ülkeleri, özellikle de Almanya için alternatif olabilir.

Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan son seçimler incelendiğinde; ırkçılar ya iktidar, ya hükümet ortağı ya da iktidara bir adım uzaklıkta. Radikal sağ günümüz Avrupa siyasetinin merkezinde ve söylemleri ile vatandaşların hayatını doğrudan etkiliyor. Irkçı partiler, merkez sağ ve merkez sol seçmenin yeni tercihi olurken, sosyal demokratların yaşadığı krizden en çok yeşiller istifade ediyor. Merkez partiler, radikal partileri iktidar ortağı yapmamak için şimdilik dirense de, sosyal demokrat oyların erimesiyle kurulan istikrarsız koalisyon hükümetleri, liberal demokrasinin geleceği için tehdit oluşturuyor. Ekolojik gündemi ile Hristiyan demokratlar tarafından marjinal görünen ve merkez sağ ekonomi politikalarına uyumsuz bir parti olarak değerlendirilen yeşiller, ırkçı siyasi hareketin yükselişte olmasından dolayı ‘kötünün iyisi’ olarak alternatifsiz bir pozisyon alıyor.

AVUSTURYA’DA KURULAN HÜKÜMET GELECEĞİN MODELİ Mİ?

Avrupa, 2010’lu yıllara Yunanistan, İtalya, İrlanda, İspanya ve Portekiz’i derinden sarsan Avro krizi ile girerken, 2020’li yıllara merkez siyasi partilerin güç kaybederek zayıflaması, istikrarsız hükümetler, aşırı sağın yükselişi ve göçmen krizi gündemi ile girdi. Avrupa’nın en eski ırkçı partisine (FPÖ) sahip Avusturya, ‘Avrupa’nın laboratuvarı’ unvanını hatırlatan bir deneye imza atıyor. Avusturya Halk Partisi ÖVP ile ırkçı FPÖ’nün kurduğu hükümetin İbiza’da gerçekleşen gizli çekim skandalı sonrası yıkılması, Başbakan Sebastian Kurz’u çaresiz olarak yeşillere yönlendirdi. ÖVP-FPÖ hükümetinden ÖVP-Yeşiller hükümetine doğru radikal bir değişim yaşanması, savrulma olarak görülebilir.

Avrupa Halk Partisi Grup Başkanı Manfred Weber Avusturya’daki muhafazakâr-yeşil hükümet için ‘geleceğin modeli’ derken, İrlanda Başbakanı ‘Avrupa için Avusturya prototipi’ benzetmesinde bulundu. Muhafazakâr-yeşil koalisyon hükümeti Almanya gibi ülkelerde liberal demokrasinin devamı için önem kazanmasına rağmen ‘geleceğin siyasi modeli’ iddiasına itidalli yaklaşmakta fayda var.

RADİKAL SAĞ HÜKÜMET ORTAKLARI

Son parlamento seçimlerinde ırkçı partiler İtalya ve İsviçre’de birinci, Fransa ve Hollanda’da ikinci, Almanya ve Avusturya’da üçüncü parti olmayı başardı. Orta ve doğu Avrupa’da zaten güçlü olan sağ ve popülist siyasi hareketler iktidarı elinde tutuyor. Macaristan’da Orban, Polonya’da Morawiecki AB komisyonunu zorlayan popülist Başbakanlardan. Birde Danimarka’da Başbakan Frederiksen’in yaptığı gibi sosyal politikalarda sol seçmene, göçmen politikalarında ırkçı seçmene göz kırparak seçim kazananlar var. İskandinav ülkeleri ile ırkçılık çok fazla yan yana getirilmese de Norveç’te ırkçı parti çoktan hükümet ortağı.

Avusturya’daki siyasi gelişmeler ise yakından analiz edilmeyi hak ediyor. 2016’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeşiller partisinden olan Alexander Van der Bellen ırkçı parti FPÖ’lü aday Norbert Hofer’e karşı zafer elde etti. Yeşiller ile FPÖ gibi birbirine temelden zıt iki parti adayının yarışması, toplumun hangi düzeyde kutuplaştığını gösteriyor. Yeşillerden seçilen cumhurbaşkanından sonra hükümetin de ortağı olmaları büyük başarı.

Avusturya tarihinde ilk defa oluşan bu siyasi denklem başarılı olursa diğer AB ülkelerine de alternatif oluşturabilir. İstikrarsızlığın hâkim olduğu, seçmenin tercihlerinin en soldan en sağa kayabildiği zamanlarda eski siyasi refleks, ortaklık ve alışkanlıklardan vazgeçmek gerekebilir.

YEŞİLLERİN AVRUPA SİYASETİNDEKİ ETKİSİ

Gelişmiş toplumların gündeminde olan çevrenin ve iklimin korunması, yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi, dijitalleşme, E-mobilite, sürdürülebilir tarım, sosyal adalet gibi konular yeşil politikanın ana temaları. Muhafazakâr-yeşil koalisyonun Avrupa’nın geleceği için model olup olmadığını değerlendirmeden önce yeşillerin siyaset sahnesine çıkış şartlarını hatırlamakta fayda var. Yeşil hareketin kalesi kuruluşundan bu yana Almanya oldu. Yeşiller, mevcut partilerden kopuşla oluşan bir siyasi hareket olmadı. ‘Yeni Sosyal Hareket’ adı altında tabandan yayılarak kendine yer edindi. 60’lı yıllarının öğrenci hareketi, 70’li yılların nükleer karşıtı hareketi yanı sıra barış ve kadın hareketi ile birleşerek Avrupa geneline yayılan radikal bir protest güce dönüştü. 80’li yıllarda siyasetin omurgasını oluşturan merkez partiler arasında kendine alan açabildi. 1989/90 yıllarında doğu ve batı Almanya’nın birleşmesi olan ‘dönüşüm yıllarında’ etkili oldu

Yeşiller, AB siyaset sahnesine ilk 1984 seçimlerinde 11 milletvekili ile çıktı. 1986’da gerçekleşen Çernobil faciası yeşil siyasi hareketin önemini arttırdı. 1989 seçimlerinde 30 milletvekili ile güçlü bir parti grubu oluşturuldu. Yönetimde kadın erkek eşitliğini sağlamak adına o dönem için yeni bir adım olan eş başkanlık getirildi. İklim değişikliği yanı sıra 1991’de başlayan körfez savaşı ile beraber barış politikası ve Antimilitarizm parti programlarının merkezine oturdu. Yeşiller, Demir Perdenin yıkılmasının ardından orta ve doğu Avrupa ülkeleri ile ilişkilerin hızlı bir şekilde geliştirilmesi için de aktif siyasi rol üstlendi

Yeşillerin Avrupa siyasetinde en güçlü oldukları dönem 1999-2004 arası. AB Parlamentosunda dördüncü büyük grup oluşturuldu. Yeşil politikalar o dönemin şartlarında ulusal parlamentoları da doğrudan etkiliyordu. Almanya, İtalya, Finlandiya ve Fransa’da yeşil-bakanlar görev başındaydı. Federal Almanya’da 1982-1998 arası başbakan Kohl’dan duyulan rahatsızlık, seçmeni sosyal demokrat ve yeşiller koalisyonuna yönlendirdi. 1998 seçimlerinde SPD’li Schröder 16 yıllık Kohl hükümetini sonlandırdı. 1998 ve 2002 seçimlerinin ardından kurulan SPD-Yeşiller hükümetinde yeşil hareketin karizmatik lideri olarak görülen Joschka Fischer başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı oldu. 2005 Federal seçimleri Merkel iktidarını başlatırken yeşillerin iktidar ortaklığını bitirdi.

ALMANYA İÇİN MODEL OLUR MU?

Özellikle Merkel sonrası Almanya’nın siyasi iklimi nasıl şekilleneceği ile ilgili belirsizlik hâkim. 2021’de AB en güçlü liderini, Almanya ise en zor dönemlerde rasyonelliğini koruyan başbakanını kaybedecek. Merkel’in biyografisini yazan Ralph Bollmann 2005’den bu yana iktidarda olan Merkel’in en geç Trump’ın seçilmesi ve İngilizlerin Brexit kararı ile Batı demokrasilerinin derin bir krizde olduğunu anladığını vurguluyor. Batı demokrasilerinin krizi, aynı zamanda merkez sağ ve merkez sol partilerinin krizi anlamına gelmekte.

Hristiyan Demokratlar ile yeşillerin Almanya için kısa dönemde güçlü bir alternatif oluşturması çok gerçekçi gözükmüyor ancak eğer Avusturya’daki muhafazakâr-yeşil hükümet başarılı olursa, Almanya’da güç kaybeden SPD karşısında yeşiller ciddi bir alternatif haline gelebilir. Irkçıların her seçimde oylarını arttırması ve merkez siyaseti zorlaması, AB ülkelerinin göç ile çevre politikaları arasında sıkışmış bir siyasi gündemle yönetilmesi bu zayıf olasılığı güçlendiriyor.

Koalisyon hükümetlerine alışık siyasi sistemlerde küçük partiler belirleyici oluyor. Almanya özelinde bakıldığında ırkçı AfD ile koalisyon yapmak şimdilik siyasi bir tabu. AfD oylarını arttırdıkça parlamentoda çoğunluğu oluşturmak ve bu tabuyu devam ettirmek zorlaşacak. Hristiyan demokratların demokratik sistemin kitlenmesini engellemek adına yeşiller ile koalisyon ortağı olması ırkçı olmayan CDU seçmeni için tercih edilebilir bir olasılık.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.