Ortadoğu

Arap Baharı’nın Yıl Dönümü


2011 yılı Arap dünyası için geri dönüşü olmayan bir sürecin başlangıcı oldu. Bu süreci başlatan kilit isim Tunus‘lu Mohamed Bouazizi oldu. O güne kadar dünya, yaşadığı Sidi Bouzid şehrinin adını duymamıştı. Üniversite mezunu olup pazarcılık yapan bu kişi yaşadığı yoksulluğa ve adaletsizliğe dayanamayarak kendini 17 Aralik 2010 tarihinde şehrin ortasında yaktı. Mohamed Bouazizi olayı üzerine gerçekleşen Sidi Bouzid halkının protesto gösterileri ilerde “Yasemin Devrimi“ adı verilen sürecin başlangıcı oldu. Mohamed Mouazizi´nin ölümünden sadece 10 gün sonra, 14 Ocak 2011 tarihinde Ben Ali Rejimi yıkıldı ve Ben Ali Tunus‘u terk etmek zorunda kaldı. Orada yakılan o ateş bütün Orta Doğu ve Arap dünyasına sokak gösterileri ve başkaldırı olarak yayıldı. Protestolar, yürüyüşler ve sokak çatışmaları bölgenin otokratik rejimlerini etkiledi. Tunus ve Mısıın liderleri devrildi, Libya iç savaşın içine düştü ve bu iç savaş Nato´nun müdahalesi ile sonuçlandı. Suriye ise aylardır bir çıkmazın içinde. Suriye liderinin geri adım atmaması siddet olaylarını daha çok tırmandırdı ve muhalif güçler ile rejim, toplu ölümlerin oldugu bir çatışmanın parçası oldu. Fas ve Ürdün gibi ülkeler kısa süreli de olsa toplumsal hareketliliği dindirmeyi ve otokratik rejimlerini stabil tutmayı başardı.


Geniş toplumsal hareketliliğe sebebiyet veren bu olayların çıkış noktası neden Tunus oldu? Batı’nın uzun yıllar geniş desteğini alan Tunus ve Ben-Ali rejimi bu noktaya nasıl geldi? Toplum içinde Ben-Ali rejiminin ülkeyi sömürdüğü inancı biliniyordu ama Ben Ali´nin Tunus halkını aşırı  islamcı örgütlerden ve kişilerden temizledigi için bu rejimin yaptıklarına göz yumuluyordu. Tunus´daki islamcı kanadın lideri Ghannouchi Londra´da sürgünde yaşıyordu. An-Nahda hareketinin etkinliği kaybolmuştu.[1] Batı siyasetçileri, özellikle Fransız ve İtalyan siyasetçiler Tunus‘u örnek bir müslüman ülke olarak Batı’da tanıtıyordu. Batı ile ekonomik işbirligi yapan despot lider bu şekilde uluslararası seslerin yükselmesini de önlemiş oluyordu.


Tunus gazetesi olan La Presse‘nin, 7 Şubat 2011 tarihinde yayınlamış olduğu istatistik bilgiler bu toplumsal hareketliliğin ve başkaldırının sebeplerini gözler önüne sermekte. Ben Ali Rejiminin toplumdan gizlediği verilere göre 2009 yılında yapılan seçimde Ben Ali´nin oy orani sadece %24,7. Ben Ali seçim sonrası bu orani %98 olarak vermişti. Diğer veriler ise ekonomik ve sosyolojik problemleri daha iyi yansıtmakta. Akademisyenler arasındaki işsizlik oranı %44,9. 18 ve 29 yaş arasındaki gençlerin işsizlik oranı %29,8. Ortalama 1,3 Milyon genç 2004 – 2009 yılları arasında okulu yarıda bırakmış. Bir diğer veri ise ülkeye olan güveni ve gelecekten beklentileri daha iyi ifade etmekte. La Presse´de yayınlanan bir diğer araştırma sonucu ise Tunus‘lu gençlerin %70´i Tunus‘u terk etmek için herşeyi verebileceklerini ifade ettiğini göstermekte. Bütün bu veriler ışığında Arap Baharı olarak adlandırılan bu geniş tabanlı toplumsal protestoların hangi çaresizlik ve umutsuzluk içinde yapıldığını gözler önüne sermekte.

Bir diğer gösterilerin ve protesto yürüyüşlerinin merkezi olan ülke ise Mısır. Mısır en büyük arap ülkesi olarak Arap dünyasinda çok önemli bir yer tutmakta. Uzun yıllar Arap kültürünün ve medeniyetinin taşıyıcılığını yapmış bir ülke. Aynı zamanda stratejik öneminden dolayı Avrupa Birliği ülkelerinin, ABD´nin ve İsrail‘in müttefiki olmuş bir ülke. Hüsnü Mubarek´in uzun yıllar boyunca kurmuş olduğu Askeri ve Polis rejimi batının gözü önünde etkinliğini arttırmış ve insan hakları, demokrasi ve özgürlük gibi kavramların zaman içerisinde anlamını yitirmesine sebebiyet vermiştir. Batı´dan bakıldığında diğer Arap ülkelerine göre daha demokratik görünen bu ülkenin vatandaşları baskıya, ekonomideki kötü gidişe, insan hakları ihlallerine dayanamayıp Hüsnü Mübarek´i devirmeyi başardı. Devrik Lider Hüsnü Mübarek´in, 2 Şubat 2011 tarihli İngiliz gazetesi The Guardian´ın haberine göre, 70 Milyar Dolar mal varlığı olduğu bilgisi ve bu paranın İsviçre ve İngiltere bankalarında olduğu bilgisi Mısır toplumundaki hareketlenmelerin ve protestoların haklılığını gözler önüne serdi.

Arap Baharı´nın siyasi etkileri uzun süredir tartışılmakta ve bu konuda analizler yapılmakta fakat ekonomik etkileri ihmal edilmektedir. Lübnan Merkez Bankası Baskan Yardımcısı Read H. Charafeddin, Konrad Adenauer Vakfı´nın Arap Emirlikleri´nde düzenlemiş olduğu paneldeki konuşmasında özellikle bu konunun altını çizmekte. “Arap Bahari sadece siyasi ve sosyolojik hareketlenme ve değişikliklere sebebiyet vermedi, aynı zamanda ülke ekonomilerine de yüksek maliyetler getirdi“ diyor Charafeddin. Siyasi güvensizlik ve toplumsal kutuplaşmalar yatırımcı ve turist sayılarını büyük ölçüde etkiledi. Özellikle nakit paraya ulaşımdaki zorluklar ülke yönetimlerinin uluslararası bankalara bağımlılığını ve nakit tedarik masraflarını arttırdı. Bölge ülkelerine bakıldığında büyük çoğunluğunun uzun yıllardır genel yapısal problemlerle karşı karşıya olduğu gözlenmekte. Arap ülkeleri arasındaki farklar göz ardı edilmemeli. Petrol Ihraç Eden (OECD) ve MENA (Middle East & North Africa) ülkeleri olarak kategorize edilmeli. OECD ülkeleri ortalamanın üzerinde gayri safi yurtici hasılaya (GSYIH) sahip fakat gelirlerinin çoğunlugunu petrol ihracatı oluşturmakta ve petrole olan bağımlılıkları artmakta. Uzun vadede özel sektörün gelişiminin desteklenmemesi gelecekte büyük sorunların baş göstermesini kaçınılmaz kılacaktır. OECD ülkelerine kıyasla MENA ülkeleri düşük GSYIH ile mücadele etmekte. MENA bölgesindeki işsizlik oranı bütün dünya bölgelerine kıyasla en yüksek olanı. Eğitim alanında büyük eksiklikler gözlenmekte. MENA bölgesinde 85 Milyon genç (15-24 yas) bulunmakta. İşsizlerin sayısı 7 Milyon, çalışanların sayısı ise 24 Milyon. Diğer gençler daha eğitim görmekte olanlar. Sosyal hareketlenmelerin ve protestoların öncülüğünü özellikle eğitimli işsiz kesim yapmakta. İşsiz olan gençlerin eğitim sonrasi iş bulma imkanları ve inançları şük.[2] Dünya Bankası verilerine göre 2020 yılına kadar bütün bölgede 40 Milyon yeni iş yeri oluşması gerekmekte. Bu sayıya ulaşabilmek için ülke yönetimleri iş ve işci piyasası oluşturmak zorunda. Bunun için ülke yönetimlerini zorlayan köklü reformlar gerekmekte.

Arap Baharı bütün dünyada değişim umudu olarak algılandı. Otokratik liderlerin batılı destekcileri dahi Arap halkının ayaklanması ve kararlılığı karşısında halkın yanında yer almayı tercih etti. Arap halkının, uğrunda sokaklara çıkıp ölümü dahi göze aldığı şey demokratik bir yönetim biçimi ve insan haklarının gözetildiği bir ülkede yaşama isteği. Batılı siyasetciler rasyonel ve humanist olan bu isteklere rağmen tedirgin bir izleyiş sergilemekte. Almanya Federal Parlamento Başkanı Prof. Dr. Norbert Lammert, Konrad Adenauer Vakfı Akademisinde yapmış olduğu bir konuşmada müslüman bir ülkenin demokratik bir hukuk devleti olmasının Alman‘ların da menfaatine olduğunu belirtti. Fakat umut ile realitenin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğinin de altını çizdi. İran örneğinden yola çıkarak “Otokratik bir rejimin düşmesi aynı zamanda demokratik bir rejimin geleceğini garantilemez“, diyor Lammert.[3] 2011 yılının Ekim ayında Tunus´da yapılan demokratik seçimler sonucunda secimi kazanan  islami parti An-Nahda batılı gözlemcileri tedirgin etmekte. Otokratik liderlerin gidişi bu ülkelere islami partilerin egemen olmasıni mı getirecek? sorusu daha yüksek sesle sorulmakta. Demokrasi kültürü, insan hakları, hukuk devletinin üstünlüğü gibi batılı değerlerin islami coğrafyaya yerleşebilmesindeki ilk adım olarak görülen Arap Baharı aslında uzun bir sürecin sadece baslangıcı. Hangi ülkelerin demokrasiyi benimseyip hukuk devleti olma yolunda ilerleyeceğini, hangilerinin ise daha büyük kaosa sürükleneceğini zaman gösterecek.














[1] Bkz. Tahar Ben Jelloun (2011): Arabischer Frühling, 5. Basim, Berlin.
[3] Bkz. Konrad Adenauer Stiftung, http://www.kas.de/wf/de/33.30534/.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.