Photo by Frederic Köberl on Unsplash

AB,  Almanya,  Ayrımcılık,  Göç,  Hollanda,  Mülteci,  Ortadoğu,  Türkiye,  Uncategorized

AP SEÇİMLERİ VE IRKÇILARIN ÖNLENEMEYEN YÜKSELİŞİ

Her ne kadar Avrupa kamuoyunda ırkçı partilerin son yıllarda batı ve orta Avrupa ülkelerinde hızla güç kazanması şaşkınlık ile karşılansa da, gerçek olan 90’lardan bu yana kendini gösteren ırkçı ideolojinin küçümsenerek görmezden gelindiği.

23 ile 26 Mayıs tarihlerinde yapılan AB seçimlerinde beş yıl görev yapacak olan 751 milletvekili belirlendi. 1979 yılından bu yana AB seçimlerine katılım oranı sürekli düşüş gösterirken Avrupa genelinde 427 Milyon seçmenin %51’inin sandığa gitmesiyle son 25 yılın en yüksek katılım oranına ulaşıldı. AB’nin en fazla nüfuslu ülkesi olan Almanya’da bu oran %48’den %62’ye çıktı. Genel seçimlerdeki %76,2 katılım oranı göz önünde bulundurulduğunda seçmenin AB siyasetinin önemini yeniden keşfettiği görülüyor.

Irkçı partilerin önlenemeyen yükselişi

Son yıllarda Avrupa içerisinde artan bölünmüşlük, merkez sağ ve merkez sol partilerin her seçimde biraz daha fazla güç kaybetmesine yol açıyor. Merkez sağ parti grubu EPP’nin oylarını %29,4’den %23,8’e, merkez sol parti grubu S&D’nin ise %25,4’den %20,4’e düşürmesi merkez partilerin içerisinde bulunduğu kimlik bunalımının ve seçmen güvensizliğinin tezahürü. Uzun yıllar sonra ilk defa sosyal demokratlar ve hristiyan demokratlar birlikte parlamento çoğunluğunu oluşturamayacak. Her ne kadar liberallerin oylarını %8,9’dan 13,6’ya ve yeşiller %6,7’den 9,5’e arttırması teselli olarak görülse de seçimlerin asıl kazananı ırkçı ve milliyetçi parti grupları ECR, ENF ve EFDD. AB’ye kuşkulu bakan, ırkçılık ve İslam düşmanlığı ile oy kazanan bu partiler %23,3 oy oranı ve 175 parlamenter ile Avrupa’nın yok sayamayacağı güce dönüştü. Parlamento içerisinde ortaya çıkan güç dengesi sonrası Almanya Şansölyesi Merkel’in değerledirmesi AB’nin işlevselliğini koruyabilmek için siyasi partilerin birbirinin yüzüne bakabilecek düzeyde siyaset yapmasının gerekliliği vurgusu oldu. 2019-2024 dönemi AB siyaseti adına oldukça zor bir dönem olacak.

Avrupa’da ırkçı ve ayrılıkçı gruplar yeni oluşmadı. Her ne kadar Avrupa kamuoyunda ırkçı partilerin son yıllarda batı ve orta Avrupa ülkelerinde hızla güç kazanması şaşkınlık ile karşılansa da, gerçek olan 90’lardan bu yana kendini gösteren ırkçı ideolojinin küçümsenerek görmezden gelindiği. 1991’de Almanya Hoyerswerda’da naziler mültecilerin evlerini kundakladığında siyasetçiler duyarsız kaldı, Ağustos 1992’de Rostock’da yine mülteciler ve yabancılar sokaklarda kovalandı ve saldırı altında kaldı. Sadece birkaç ay sonra Mölln’de üç Türk vatandaşı kundaklanan evinde yanarak can verdi. Ardından 29 Mayıs 1993’de Solingen’de Genç ailesinin yaşadığı bina kundaklandı, 17 Türk yaralandı, beş çocuk yanarak can verdi. Tüm bu olaylar polis ve istihbarat tarafından samimiyetle soruşturulsaydı 2000-2007 arasında 8’i Türk toplam on insan ırkçı cinayete kurban gitmezdi.

Fransa, İtalya, Almanya’da güç kazanan siyasi partilerin toplumsal kök salma süreci 90’lardan beri devam ediyor. Çok kez iddia edildiği gibi Avrupa’da ırkçılık 2015 mülteci göç dalgası ile başlamadı. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı son 25 yıldır siyaset-polis/istihbarat örgütleri-medya ilişkisi içerisinde büyütülen bir gerçek. Yeni ırkçılar oyunu kurallarına göre oynuyor. Demokrasi içerisinde, temel hakları araçsallaştırarak yıkıcı nefret siyasetini toplumun her kesimine yayıyor. Mülteci karşıtı sokak gösterileri ile başlayan tepkiler kısa sürede kurumsallaşarak siyasi partiler, düşünce kuruluşları, yayınevleri, gazeteleri ortaya çıkardı. Paradoks oluşturan ise, AB içinde entegrasyona karşı olan ve AB’ye kuşku ile bakan bu ırkçı partilerin AB genelinde birbirleri ile entegre hareket edebilme ve ortak siyasi hedef belirleyebilme yeteneğine sahip olmaları.

AB ülkelerinde ulusal parlamentolarda başarı elde eden ırkçı partiler merkez sağ ve merkez sol siyasi gündemini de dönüştürdü. Irkçılara oy kaptırma endişesi bireysel hak ve özgürlükleri gözeten liberal politikalardan taviz vermeyi de beraberinde getirdi. İslam düşmanlığı arttığı noktada Türkiye’nin AB müzakere sürecine olan tepkilerde artış gözlemleniyor. 26 Mayıs seçimlerinde hristiyan demokratlardan libarellere, milliyetçilerden İslam düşmanı partilere kadar hepsi seçim kampanyasında Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyeceklerini vaat etti.

AB seçmeninin gündeminde ekonomik adalet ve çevre politikaları var

Avrupalı seçmenlerin çözüm beklediği konulara yakından bakmakta fayda var. Fransa’da sarı yeleklikerin talepleri, İngiltere’de ekonomik istikrar temelinde brexit tartışmaları, AB genelinde 22 ülkede olan asgari ücrette AB standardının oluşturulması tartışmaları Avrupalıların gelecek endişesi ve refah kaybı korkusu ile doğrudan ilgili. Her ne kadar AB’nin hedefi birlik ülkelerinin ekonomilerini ve kurumsal kapasitelerini birbirine yaklaştırmak olsa da, son yıllarda ülkeler arası iktisadi fark ve zengin ile yoksul arasında gelir dağılımındaki fark artarak açılıyor. Uygulanan ekonomi ve sosyal politikalar ile toplumsal refah seviyesinin arttırılamamış olması seçmenin merkez partilere olan öfkesini arttırıyor. AB toplumlarındaki refah kaybı Avrupalıları ırkçılığa yönlendiriyor.

Her ne kadar Batı Avrupa ülkelerinde, özellikle de Almanya’da son 25 yılın en düşük işsizlik oranlarına ulaşılmış olsa da Fransa, İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde %20 ile %40 arasında genç işsizlik sorunu var. Seçmenin gelecek endişesi marjinal partilerin suistimal ettiği konuların başında geliyor. Bu noktada Almanya için ayrı parantez açmak gerekiyor. Almanya’da artan ırkçılığın temelinde ekonomik sebeplerden çok ideolojik refleksler yatıyor. Irkçılık ve ayrımcılığın güçlü kurumsal altyapısının olduğu Almanya’da açıktan Nazi güzellemesi yapan AfD Almanya’nın doğusunda yer yer %30’lara dayanan oy alıyor. Diğer AB ülkelerinden daha kontrollü ancak bir okadar daha sinsi ve istikrarlı yükselen Alman nazizmi hem Avrupa’yı, hem de Almanya’da yaşayan Türklerin ve Müslümanların huzurunu ve güvenliğini doğrudan tehdit ediyor.

Yeşiller’in AB genelinde güçlenmesi özellikle genç seçmenin çevre ve iklim değişikliği konusunda beklentileri olduğunu gösteriyor. AB liderlerinin ve merkez partilerin çevre ve küresel ısınma gibi konularda yeterince irade göstermemesi merkez partilere olan güvensizliği derinleştiriyor. Bu durum bir taraftan çevrecileri güçlendirirken diğer taraftan ırkçı ve AB karşıtı partilere yarıyor.

Düşünce özgürlüğüne hukuki sınırlandırma

Ondokuzuncu Yüzyılda Avrupa işçi hareketinin ve burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf mücadelesinin önemli isimlerinden olan Rosa Luxemburg’un “Özgürlük, farklı düşünenin kendini ifade edebilme özgürlüğüdür” sözü en sevdiğim özgürlük tanımlamasıdır. Ancak bu söz 21. Yuzyılda aynı coğrafyada git gide anlamını yitiriyor. Farklı yaşam tarzlarının, düşüncelerin, inançların en hafifi ile asimilasyona uğratılmak istendiği, güçlenen ırkçı ideolojiler eli ile şiddete varan eylemlerle yok edilmek istendiği bir sürece doğru hızla gidiliyor. Düşünce ve inanç özgürlüğü kısıtlaması yabancılara karşı bir eylem olmakla kalmıyor, çoğunluk toplum kendi içerisinde de farklı düşüncelere tahammül göstermekte zorluk çekiyor.

Alman Rezo lakablı youtuber AB seçimlerinden kısa süre önce ‚CDU’nun imhası’ başlığı altında 55 dakikalık video yayınladı. CDU politikasını istatistiki veriler ve kaynak göstererek ağır şekilde eleştiren Rezo birkaç gün içerisinde 12 Milyon kişi tarafından izlendi. CDU’lu siyasetçilerin videoya küçümseme ile yaklaşması üzerine 26 yaşında mavi saçlı Rezo 80 youtuber’in desteğini de alarak AB seçimlerinde ne CDU ne de SPD’nin seçilmemesi gerektiği çağrısında bulunduğu bir ikinci video yayınladı. Almanya’da CDU’nun 2014’e kıyasla %6 oy, SPD’nin de %11,5 oy kaybetmesi Rezo videosunun etkilerinin tekrar tartışılmasına yol açtı.

CDU Genel Başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer (AKK) AB seçimlerinin ertesi günü yaptığı açıklamada Rezo videolarını asimetrik seçim kampanyası olarak adlandırdı ve seçimden kısa süre önce internette yapılan siyasi fikir beyanlarının sınırlandırılması gerektiğini vurguladı. AKK’nın yeni nesil iletişim araçlarına ve genç seçmenlerin politize olma şekillerine yasakçı yaklaşımı Avrupa’da merkez siyasetin nasıl ırkçı ve marjinal partilerin kurduğu tuzağa düştüğünü gösteriyor. Düşünce özgürlüğünün kısıtlanması mümkün ancak bunu yapacak olan AKK gibi siyasetçiler değil, toplum güvenliği ve huzuru sözkonusuysa ancak mahkemeler olabilir.

İnternete sansür uygulayarak seçmenin bilgi alma hakkını kontrol etmek düşünce ve ifade özgürlüğünü doğrudan sansürlemekle eş anlamlı. Rezo örneği, merkez partilerin ve eski siyasetçilerin genç seçmenlere ulaşmakta ne kadar zorlandığını gösteriyor. Merkez partiler önümüzdeki süreci doğru okuyup siyasi söylem geliştiremezse gençlerin daha marjinal partileri merkeze taşıması kaçınılmaz olacak.

AB içi güç mücadelesi

AB parlamenterlerinin belirlenmesi sonrası en önemli adım AB Komisyon Başkanının seçilmesi. Bu konuda Merkel ile Macron arasında derin fikir ayrılığı olduğu seçimin hemen ardından yapılan AB liderler zirvesinde ortaya çıktı. Macron, Komisyon başkanı olacak kişi için “tecrübeli ve inandırıcı olmalı” derken sosyalistlerin adayı Frans Timmermans’ın, liberallerin adayı Margrethe Vestager’in ve Fransız Michel Barnier’in ismini andı. Merkel’in desteklediği EPP grubu adayı Manfred Weber’i desteklemediğini açıkça belirtmiş oldu. Merkel ise Weber konusunda ısrarcı.

Merkel ile Macron Komisyon başkanı konusunda nasıl bir orta yol bulacak göreceğiz. AB komisyon başkanı adayı merkez sağın daha da sağında duran Manfred Weber seçim kampanyası boyunca Türkiye’nin AB üyelğine karşı olduğunu savundu. Türkiye konusunda oldukça popülist yaklaşım sergleyen Weber başkan olduğu taktirde Türkiye AB ilişkileri olduğundan daha olumsuz yöne sürükleneceği beklenebilir.

AB Komisyonunun yayınladığı 106 sayfalık Türkiye ilerleme raporu yeni dönemde AB Türkiye ilişkilerinin nasıl şekilleneceği yönünde oldukça fazla ipucu veriyor. Türkiye’yi oldukça sert eleştiren raporda Türkiye’nin AB üyeliğinin ufukta görülmediği vurgusu var. Diğer taraftan Türkiye’nin AB için önemli ortak ve aday ülke olduğu, göç ve mülteci konusu başta olmak üzere işbirliğinden memnuniyet duyulduğunun da altı çiziliyor. Raporun eleştirilerde tek taraflı ve hakkaniyetten uzak bir yaklaşım sergilemesi şaşırtmıyor. AB’nin gündeminde Türkiye’ye dair pozitif bir ajanda şimdilik yok. Önümüzdeki süreçte bu gidişat reel politik çıkarlar doğrultusunda dönüştürülebilir mi zaman gösterecek.

http://www.gercekhayat.com.tr/avrupa/ap-secimleri-ve-irkcilarin-onlenemeyen-yukselisi/

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.